Özel Arama
|
Hicretin 1. senesi
|
|
05-13-2008, 11:47 PM
Mesaj: #1
|
|||
|
|||
|
Hicretin 1. senesi
Hicretin Birinci Senesi
Medine ve Ahalisi Resûl-i Ekrem Efendimizin hicretiyle Medine, İslâm merkezi haline gelmi? oluyordu. Bu bakımdan o zamanki Medine ve ahalisi hakkında kısaca mâlumat vermekte fayda vardır. ?imdiki gibi o zaman da Medine, Arabistan Yarımadasının mühim ?ehirlerinden biri sayılıyordu. Vadi olan arazisi oldukça geni?ti. Vadi tamamen da?larla çevriliydi. İklimi tatlı, arazisi münbitti. Havası güzel, suyu serin ve oldukça boldu. Ya?ı?ı Mekke??den fazlaydı. Hz. Resûlullahın hicretine kadar ?ehir Yesrib ismini ta?ıyordu. Bu adı, buraya ilk gelip yerle?en ??Yesrib? isimli Amalikalıdan aldı?ı söylenir.1 Ancak, bu kelimede ??fesad? mânâsı bulundu?undan Peygamberimiz bu ismi be?enmedi ve onu ??Medine? diye de?i?tirdi. Artık Müslümanlar arasında ?ehir ??Yesrib? diye de?il, ??Medine? adıyla anılmaya ba?ladı. Bir ara ??Medinetü??n-Nebî? diye anıldıysa da, sonraları sadece ??Medine? olarak kaldı. Tarihçiler Medine??nin 94 kadar ismi bulundu?unu kaydederler ve bunları teker teker zikrederler.2 Medine??de Müslümanlardan ba?ka Yahudî ve Hıristiyanlar da oturuyordu. Bu bakımdan nüfusu kalabalık bir ?ehirdi. O zamanki nüfusunun 10 bin civarında oldu?u tahmin edilmi?tir. Buradaki Müslümanlar Evs ve Hazreç kabilelerine mensup idiler. Evs ve Hazreç adındaki iki karde?ten üreyip ço?alan bu iki kabile arasında Arapların seciyeleri icabı ihtilâflar, kavgalar ve çarpı?malar birbirini kovalamı?tı. Bu dahilî muharebelerin sonuncusu Buâs Harbi idi ki, yüz yirmi sene devam etmi? ve Efendimizin Medine??ye hicretlerinden be? sene kadar önce son bulmu?tu. Bu kanlı muharebede her iki taraftan da en namlı bahadırlar ölmü? veya mâlül dü?mü?lerdi. İ?te Ensar böyle peri?an bir vaziyette iken Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hicreti vuku bulmu?tu. Hicret-i Nebevî ile bu iki karde? arasındaki dü?manlık, eski uhuvvet ve muhabbetle kayboldu. Dargınlık ve kırgınlıklar tamamen ortadan kalktı. İki taraf ?âirlerinin okudukları kahramanlık ve ?ecâat destanları Arap edebiyatını dolduran ve senelerce kadınlar, çocuklar tarafından terennüm edilen bu asırlık dü?manlı?ın yeni bir uhuvvete dönmesi, hiç ?üphesiz Cenâb-ı Hakkın, Sevgili Efendimize ihsan etti?i bir arma?anıdır.1 Hz. ?i?e (r.a.) der ki: ??Buâs günü, Allah??ın kendi Resûlü (a.s.m.) için hazırladı?ı bir gündür ki, bu muharebenin neticesi üzerine Resûlullah (a.s.m.) Medine??ye hicret etmi?tir. ?yle ki, hicret sırasında birbirleriyle çarpı?mı? Evs ve Hazreç??lerin cemiyetleri da?ılmı?, e?rafı öldürülmü? ve yaralanmı?tı. Bu peri?anlık üzerine Allah, birbirleriyle çarpı?ıp durmu? olan Ensar??ın İslâm camiâsına girmeleri için bu günü Resûlune hazırlamı?tır.?2 Buradaki Yahudiler ise üç kabileye mensup idiler: Beni Kaynuka, Beni Kurayza ve Beni Nadr. ?ehirde sayıları en az olan Hıristiyanlardı. Bunlar İslâmın Medine??de hızla yayılı?ı kar?ısında tahammül edemediler ve kısa bir zaman sonra Medine??den ayrıldılar. Uhud Sava?ında mü?rikler safında Müslümanlara kar?ı sava?an bu Hıristayanlar, sonraları Bizans??a sı?ınmı?lardır. Siyasî hayat itibariyle Medine, o sırada ibtidaî denecek bir seviyede idi. Henüz kabile hayatı ya?anıyordu. Tıpkı mü?rik Araplarda oldu?u gibi, Yahudilerde de her kabile kendi ba?ına müstakil bir topluluk te?kil ediyordu. Kendi reislerinden ba?ka hiç bir otorite kabul etmiyorlardı. Burada, e?itlik mefhumundan ve tatbikatından da uzak bir hayat tarzı hâkimdi. Meselâ, güçsüz kabilelere ödenen diyet, güçlü ve nüfuzlu kabilelere ödenen diyetin yarısı idi. Cemiyet hayatı kanunlardan mahrum bulunuyordu. Gerekti?inde hakemler seçiliyor ve bu hakemlerin ?ahsî kanaat ve görü?lerine göre hüküm ve kararlar veriliyordu. Okuma yazma bilenlerin sayısı oldukça azdı. İ?te Peygamber Efendimiz co?rafî, siyasî, içtimâî yönleriyle ana hatlarını anlattı?ımız böyle bir ?ehre hicret edip gelmi?ti. ?nünde mühim vazifeler vardı ve halli gereken çok a?ır meseleler kendisini bekliyordu. * * * Abdullah bin Selâm'ın Müslüman Olması Hz. Yusuf??un (a.s.) sülâlesinden olan Abdullah bin Selâm, Medine Yahudîlerinin ileri gelen âlimlerinden biri idi. Büyük bir âlim olan babası Selâm??dan birçok ?eylerle birlikte, Tevrât??ı ve tefsirini ö?renmi?ti. Ayrıca babası âhirzamanda gelecek peygamberin sıfat ve alâmetleriyle yapaca?ı i?leri de kendisine anlatmı? ve ??E?er, o Hârun neslinden gelirse, ona tâbi olurum. Yoksa tâbi olmam? demi?ti. Selâm, Efendimiz henüz Medine??ye gelmeden önce vefât etmi?ti. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Medine??ye geli?ini Müslümanlara müjdeleyen Yahudînin sesini Abdullah bin Selâm da i?itmi? ve kendisini tutamayarak, ??Allahü Ekber? deyip tekbir getirmi?ti. Bunu duyan halası, ??Allah seni umdu?una erdirmesin! Vallahi, Mûsa Peygamberin gelece?ini duymu? olsaydın bundan fazlasını yapmazdın? diyerek ona çıkı?mı?tı. Abdullah ise, ??Ey hala! Vallahi, gelen onun karde?idir. O da onun gibi bir peygamberdir!? demi?ti. Bunun üzerine halası, ??Yoksa kıyâmete yakın gönderilece?i bize haber verilen peygamber bu mudur?? diye sormu?tu. Abdullah, ??Evet? cevabını verince de, ???yle ise davranı?ında haklısın? demi?ti.1 Resûl-i Kibiryâ Efendimiz Medine??ye te?rif buyurdukları zaman, Abdullah bin Selâm da onu görmek için gitmi? ve Efendimizin nûrlar saçan mübârek simasını görünce, ???u simâda yalan yok! ?u yüzde hile olamaz? diye kendi kendine söylenmi?ti.2 Peygamberimize Soru Sorması ve İslâmı Kabulü Resûl-i Ekrem Efendimiz henüz Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretlerinin evinde misafir kaldı?ı bir sıradaydı. Abdullah bin Selâm da Efendimizi ziyarete geldi ve ona bir takım suâller sordu. Tevrat??tan sordu?u suâllerine yine Tevrat??a uygun cevaplar alınca ?ehâdet getirerek Müslüman oldu.1 Sonra da ?öyle dedi: ??Yâ Resûlallah! Yahudî milleti iftiracı, yalancı bir millettir. Yarın benim Müslüman oldu?umu duyunca türlü yalanlar uydurup iftirâda bulunurlar. Müslümanlı?ım duyulmazdan önce beni onlardan sorup mevkiimi tasdik ettiriniz!? Peygamber Efendimiz, onu bir tarafa gizleyip Yahudî ileri gelenlerinden bazılarını dâvet etti ve onlara, ??Ey Yahudî cemaâtı, siz benim Allah tarafından gönderilmi? bir peygamber oldu?umu pek iyi bilirsiniz. Ben hak dinle geldim, Müslüman olunuz? dedi. Yahudîler, ??Biz, senin peygamber oldu?unu bilmiyoruz? diye kar?ılık verdiler ve bu sözlerini üç sefer tekrarladılar. Bundan sonra Resûl-i Ekrem, ??Sizin içinizde Abdullah bin Selâm adında birisi var, o nasıl bir ki?idir?? diye sordu. Yahudîler, ??O, bizim içimizde hayırlı bir babanın o?ludur. Kendisi de, babası da en faziletlimiz, en âlimimizdir? diye ?ehâdet ettiler. Resûlullah, ??Abdullah bin Selâm Müslüman olursa siz ne dersiniz?? diye sordu. Yahudîler, ??Hâ?â! Abdullah İbn-i Selâm, hiç bir vakit Müslüman olamaz? dediler. Efendimiz suâlini üç sefer tekrarladı. Onlar, her seferinde de aynı inkârî cevabı verdiler. Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Abdullah İbn-i Selâm??ı yanına ça?ırdı, ??Yâ İbn-i Selâm, gel!? buyurdu. Abdullah saklı bulundu?u yerden çıktı ve kelime-i ?ehâdet getirerek Müslüman oldu?unu ilân etti. Yahudilere de, ??Ey Yahudî cemâatı! Allah??dan korkunuz! Size geleni kabul ediniz. Vallahi, siz de bilirsiniz ki; o yanınızdaki Tevrat??ta ismini ve sıfatını buldu?unuz Resûlullahdır? diyerek onları İslâma dâvet etti.1 Fakat Yahudîler, ??Sen yalan söylüyorsun! Sen ?erir o?lu ?erîrimizsin? dediler ve onu, kıymetini dü?ürmek için türlü türlü kusur ve kabahatlar isnad ederek kötülediler. Abdullah bin Selâm, ??Yâ Resûlallah! Korktu?um i?te bu idi. Ben, sana onların gaddar, yalancı, fâcir ve müfteri bir millet oldu?unu haber vermemi? miydim? İ?te dedi?im çıktı!? dedi.2 Resûl-i Ekrem, Yahudîleri huzurundan çıkardı. Abdullah bin Selâm ise evine gitti. Onun dâveti ile bütün ev halkı ve halası da Müslüman oldu.3 Yahudîlerin bazı ileri gelenleri Abdullah bin Selâm??ı türlü türlü desise ve sözlerle Müslümanlıktan vazgeçirmeye çalı?tılarsa da muvaffak olmadılar. Abdullah bin Selâm??la birlikte bir çok Yahudî âlimi de samimi olarak İslâmı kabul edip Müslümanlıkta sebât gösterdiler. İman etmeyen di?er Yahudî âlimleri ise, ??Muhammed??e bizim ?erlilerimiz tâbi oldu. E?er hayırlı olsalardı atalarının dinini terketmezlerdi? diye ileri geri konu?maya ba?ladılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak indirdi?i âyet-i kerimede meâlen ?öyle buyurdu: ??Ancak onların hepsi bir de?ildir. Kitap ehlinden dos do?ru bir topluluk vardır ki, geceler boyu Allah??ın âyetlerini okurlar ve namaz kılıp secde ederler.?1 * * * Mü?riklerin Tehdidi Peygamberimiz ve Müslümanların Medine??de hürriyet ve huzurlu bir hayata kavu?tuklarını gören mü?rikler büs bütün rahatsız olup endi?eye kapıldılar. Medine??de onları rahat bırakmak istemiyorlardı. Mekke??de uyguladıkları, halkı Resûl-i Ekrem Efendimizden uzakla?tırma tarzını burada da tatbik etmek istiyorlardı. Bu maksatla onu himâyeye söz vermi? bulunan Ensara üst üste muhtıra mahiyetinde a?ır dille yazılmı? iki mektup gönderdiler. Mektuplarda, Ensarın bu himâyeden vazgeçmesi isteniyor, aksi takdirde ba?larına gelecek her türlü hâdiseye razı olmaları gerekti?ini belirtiyordu. Fakat Kurey? mü?riklerinin bu iki muhtırası da Medineli Müslümanlar üzerinde hiç bir menfi tesir meydana getirmedi. Bilâkis sert cevaplarla kar?ılandı. Böylece Mekkeli mü?rikler, Medine??de korku ve tehditle kimseyi Hz. Resûlullahın aleyhine çeviremiyeceklerini de anlamı? oluyorlardı. Medinelilere gelen bu ihtar mektuplarından Peygamber Efendimiz de haberdâr olmu?tu. Bu sebeple Medine devamlı teyakkuz halinde idi. Her an mü?rik saldırısı olabilir ihtimaline binâen Resûl-i Ekrem Efendimiz, devamlı ihtiyatlı bulunuyor, Müslümanları da dikkatli ve tedbirli olmaya ça?ırıyordu. Bu yüzden uyumadıkları geceler bile oluyordu. Gerçekten Medine??de Müslümanların durumu oldukça nazikti. ?ünkü, buraya hicret etmekle Mü?rik Arap kabilelerine boy hedefi olmu?lardı. Elbette, bunun kar?ısında her zaman uyanık bulunmak gerekiyordu. Müslümanlar en ufak bir gürültü, bir sesleni?ten dolayı hemen bir araya toplanıyorlardı. Hatta bir gün, bir ses i?itilmi?ti. Sesi duyan feryadı basmı?tı. Her haslette zirvede olan Resûl-i Kibriyâ cesarette de zirve noktadaydı. Hemen kılıcını ku?anıp, atına atlayarak yanlarına varmı? ve kendilerini teselli ve teskin etmi?ti. Enes bin Mâlik (r.a.) der ki: ??Ne zaman bir feryad kopsa, Resûlullahı atla oraya yeti?mi? bulurduk.?1 Mekkeli mü?rikler Medineli Müslümanları Resûl-i Ekremin himâyesinden vazgeçirmek için sadece bu muhtıra mahiyetindeki mektupları göndermekle de kalmamı?lardı. Bu meyanda bazı ekonomik tedbirlere de ba?vuruyorlardı. Ayrıca Medine??deki münâfık ve Yahudîlerden bazılarını elde ederek, Müslümanlar arasına fitne ve fesad dü?ürmeyi de planlı bir ?ekilde yürütüyorlardı. Bütün bunlara ra?men Medineli Müslümanlar Resûlullahı ba?ırlarına basmada, İslâmı ya?atmada, Muhacir Müslümanlara her türlü yardımda bulunmada zerre kadar tereddüde kapılmadılar ve geri durmadılar. Bilâkis daha ciddi ve samimi bir tarzda bu hizmetlerini devam ettirdiler. * * * Mücahidlerle Ensar Arasında Karde?lik Kurulması Allah rızası için her?eyini bırakıp Medine??ye hicret etmi? bulunan Muhacir Müslümanlara, Medineli Müslümanlar muhabbet ve samimiyetle kucaklarını açmı?lardı. Ellerinden gelen her türlü yardımı onlardan esirgememi?lerdi, esirgemiyorlardı. Ne var ki, Muhacirler Medine??nin havasına, âdetlerine ve çalı?ma ?artlarına alı?kın de?illerdi. Mekke??den gelirken de beraberlerinde hiç bir ?ey getirmemi?lerdi. Bu sebeple, Medine??nin çalı?ma ?artlarına ve kendilerine her türlü yardımda bulunduklarından dolayı Ensar adını alan Medineli Müslümanlara ısındırılmaları gerekiyordu. Nitekim, Medine??ye hicretten 5 ay sonra Resûl-i Ekrem, Ensar ile Muhaciri bir araya topladı. Kırk be?i Muhacirlerden kırk be?i de Ensardan olmak üzere 90 Müslümanı karde? yaptı. Peygamber Efendimizin kurdu?u bu karde?lik müessesesi, maddî mânevi yardımla?ma ve birbirlerine vâris olma esasına dayanıyor, bu suretle Muhacirlerin yurtlarından ayrılmalarından dolayı duydukları keder ve üzüntüyü giderme, onları Medinelilere ısındırma, onlara güç ve destek kazandırma gayesini güdüyordu.1 Kurulan bu karde?lik müessesesine göre, Medineli âilelerden herbirinin reisi, Mekkeli Müslümanlardan bir âileyi yanına alacaktı. Mallarını onlarla payla?acaklar, beraber çalı?ıp beraber kazanacaklardı. Resûlullah Efendimiz, rasgele iki Müslümanı bir araya getirmemi?ti. Bilâkis, bir araya getireceklerin durumlarını inceden inceye tetkik ederek, uygun bulduklarını birbirine karde? yapmı?tı. Meselâ, Selman-ı Farisî ile Ebu??d-Derdâ, Ammar ile Huzeyfe, Mus??ab ile Ebû Eyyub Hazretleri arasında mizaç, zevk, hissiyât itibariyle tam bir ahenk vardı.1 Bu karde?lik sayesinde, Allah ve Resûlunün muhabbetinden ba?ka her?eylerini geride bırakmı? bulunan Muhacirlerin iâ?e ve iskân meseleleri de hal yoluna girmi? oluyordu. Ensardan herbiri, Muhacirlerden birini evinde barındırıyor, beraber çalı?ıyor, beraber yiyorlardı. Bu, neseb karde?li?ini fersah fersah geride bırakacak bir karde?likti, îmân ve din karde?li?i idi. Medineli Müslümanlar, yâni Ensar, her?eylerini bu garip, bu kederli, bu yurtlarından uzak bulunmanın hüznünü duyan Müslümanlarla payla?ıyorlardı. Medineli biri vefât edince, Muhacir karde?i akrabalarıyla birlikte ona vâris oluyordu.2 Yine, kurulan bu karde?lik sayesinde büyük bir içtimâi yardımla?ma da temin edilmi? oldu. Muhacir Müslümanlar, sıkıntıdan kurtuldu. Medineli herbir Müslüman karde? oldu?u Mekkeli Müslümana malının yarısını veriyordu. Muhacir karde?lerine kar?ı misafirli?in, cömertli?in, kadir?inaslı?ın, insanlı?ın en yüce derecesini göstermekten zevk alıyorlardı. Medineli Müslümanlar, bunlarla da kalmadılar. Resûlullahın huzuruna çıkarak fedakârlıklarını gösteren ?u teklifte bulundular: ??Yâ Resûlallah! Hurmalıklarımızı da, Muhacir karde?lerimizle aramızda bölü?tür!? Ancak, Muhacirler o âna kadar ziraatle me?gul olmamı?lardı. Zirâat i?lerini pek bilmiyorladı. Bunun için Peygamberimiz, Muhacirler namına Ensarın bu teklifini kabul etmedi. Fakat, Medineli Müslümanlar buna da bir çare buldular. Zirâattan anlamayan Muhacir Müslümanlar, sadece tımar ve sulama i?lerini yapacaklar, onlar da ekip biçeceklerdi. Sonunda çıkan mahsul ortadan pay edilecekti. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu teklife razı oldu.1 Tarih, bir çok göçlere ?ahid olmu?tur. Ama, böylesine mânâlı, böylesine ulvî bir hicreti, dı?ardan gelenle yerlileri arasında böylesine birbirlerine can u gönülden sarılma, birbirleriyle muhabbetle kayna?ma, birbirleriyle samimiyetle kucakla?mayı o ana kadar görmü? de?ildi. Bir daha da göremeyecektir. Bu samimi kayna?madan muazzam bir kuvvet do?uyordu. ?ylesine bir kuvvet ki, kısa zamanda bütün Arabistan her?eyiyle onlara boyun e?mek mecburiyetinde kalacaktı. Muhacirler, ??Ensar karde?lerimiz bize mal mülk verdi, iâ?emizi temin etti? diyerek bo? oturmuyorlardı. Bu, îmânlarından gelen gayrete zıttı. Herbiri elinden gelen gayreti göstererek, mümkün oldukça kimseye yük olmamaya çalı?ıyordu. Bunun en canlı örne?i, Sa??d bin Rebi??nin yaptı?ı teklife Cennetle müjdelenen 10 Sahabîden biri olan Abdurrahman bin Avf??ın verdi?i cevaptır. Resûl-i Ekrem tarafından birbirlerine karde? tayin edilen Sa??d bin Rebi, Abdurrahman bin Avf??a, ??Ben, mal cihetiyle Medineli Müslümanların en zenginiyim. Malımın yarısını sana ayırdım? demi?ti. Büyük Sahabî Abdurrahman bin Avf??ın verdi?i cevap yapılan teklif kadar ibretliydi: ??Allah sana malını, hayırlı kılsın. Benim onlara ihtiyacım yok. Bana yapaca?ın en büyük iyilik, içinde alı? veri? yaptı?ımız çar?ının yolunu göstermendir.?2 Ertesi sabah, Kaynuka çar?ısına *****ürülen Hz. Abdurrahman bin Avf ya?, peynir gibi ?eyler alıp satarak ticarete ba?ladı. Resûl-i Ekremin, malının ço?alması ile bereketlenmesi hususundaki duâsına da mazhar oldu?undan çok geçmeden epeyce bir kazanç elde etti ve kısa zamanda Medine??nin sayılı tüccarları arasında yer aldı. ?öyle derdi: ??Ta?a uzansam, altında ya altın, ya da gümü?e rastladı?ımı görürüm!?1 Resûl-i Ekrem Efendimizin duâsı bereketiyle fazlaca servet elde eden Hz. Abdurrahman bin Avf, sadece bir defasında 700 deveyi yükleriyle beraber ??Fîsebilillah? tasadduk etmi?ti. Hz. Abdurrahman gibi bir çok Mekkeli Müslüman, Medine??de kendilerine göre birer i? bulmu? ve kendi ellerinin eme?iyle saâdet içinde geçinmeye ba?lamı?lardı. Mekkeli Müslümanların, Medineli Müslümanlara yük olmayıp, alınlarının teriyle rızıklarını temin ettiklerini Hz. Ebû Hüreyre??nin ifâdelerinden de anlıyoruz. Bir gün kendisine nasıl olup da, di?er Sahabîlerden çok daha fazla hadis rivâyet etti?i soruldu?unda, meselemize ı?ık tutan ?u cevabı vermi?ti: ??Medineli Müslümanlar çiftiyle çubu?uyla, Muhacirler de çar?ı pazarda alı?veri?le u?ra?ırken ben, Resûlullahın yanından ayrılmıyordum. Onun söylediklerini dinleyip, ezberliyordum. Onun duâsını almı?tım.?2 Karde?li?in müsbet neticeleri Kurulan bu karde?lik kısa zamanda müsbet neticesini verdi. Cemiyetin muhtelif tabakaları bu karde?lik sayesinde birbirleriyle kayna?tı. Bu karde?lik, kabilecilik gurur ve adavetini de ortadan kaldırdı. Bu suretle niyetleri kudsî, gayeleri ulvî, içleri dı?ları nur, faziletli bir cemiyet meydana geldi. Bu karde?li?in di?er bir müsbet neticesi ise ?u idi: Peygamber Efendimiz, herhangi bir sefere çıkaca?ı zaman, karde?lerden birini beraberinde *****ürür, di?erini ise her iki âilenin mâi?etini temin etmek, idaresini yürütmek için Medine??de bırakırdı. Böylece evleri sahipsiz ve hâmisiz kalmıyordu. Ensarın, Muhacir karde?lerine gösterdikleri bu e?siz samimiyet, misafirperverlik, kadir?inaslık, cömertlik, fedakarlık ve feragâtı Cenâb-ı Hak indirdi?i âyet-i kerimesiyle ilân edip bu davranı?larını medhetti: ??Daha önce Medine??yi yurt edinmi? ve îmânı kalblerinde yerle?tirmi? olanlara gelince: Onlar, kendi yurtlarına hicret eden din karde?lerini severler, onlara verilen ?eyden dolayı gönüllerinde bir kıskançlık duymazlar ve kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ihtiraslarından korunursa, i?te onlar kurtulu?a erenlerin tâ kendisidir.?1 Evet, kurulan bu ma??nevi karde?lik hiç bir milletin tarihinde rastlanmayacak e?siz bir ?eref tablosudur. Bu karde?lik neticesinde meydana gelen dayanı?ma, yardımla?ma, hayırseverlik, İslâmın inki?âfa ba?laması dönemine rastlamı? olması bakımından da oldukça mühim bir tesir icra etmi?tir. ??Hiç tereddüt etmeden denilebilir ki, çeyrek asır zarfında İslâm nûrunun âlemin her tarafına yayılması, İran??ın tamamen fethi, Do?u Roma İmparatorlu?unun tehdid edilmesi hep bu dinî karde?li?in resaneti [kuvvet] eseridir.?2 Muhacirlerin kendi aralarında karde? yapılması Resûl-i Ekrem ayrıca, Muhacir Müslümanlar arasında da karde?lik kurdu. Bir gün, Hz. Ebû Bekir ile Hz. ?mer elele tutu?mu? geliyorlardı. Bu samimi manzarayı seyreden Peygamber Efendimiz, yanındaki Sahabîlere, ??Nebîler ve Resûllerden ba?ka, bütün önceki ve sonrakilerden Cennetlik olanların kemâl ça?ına erenlerinden iki büyü?üne bakmak isteyen, ?u gelenlere baksın? buyurdu, sonra da onları birbirine karde? yaptı.1 Resûl-i Ekrem, Mekkeli Müslümanları teker teker birbirlerine karde? yapıyordu. O sırada Hz. Ali çıkageldi. Gözya?ları arasında ?öyle dedi: ??Yâ Resûlallah, sen Sahabîleri birbirine karde? yaptın. Benimle hiçbir kimse arasında karde?lik kurmadın?? Peygamber Efendimiz, ??Yâ Ali, sen dünyada ve ?hirette benim karde?imsin?2 buyurarak gözya?larını dindirdi. * * * Mescid-i Nebevînin İn?ası Hicretin 1. senesi: Milâdi 622. Resûl-i Ekrem, Medine??ye te?rif buyurduklarında, içinde cemaatle namaz kılabilecekleri, gerekti?inde toplanıp meselelerini konu?abilecekleri bir yerden mahrum bulunuyorlardı. Bu mühim vazifeler için merkez te?kil edecek bir mescid gerekiyordu. Efendimiz, Medine??de ilk olarak bu mescidi in?â etmekle i?e ba?ladı. ?ehre ilk girdiklerinde devesi Neccaro?ullarından Sehl ve Süheyl adında iki yetimin üzerinde hurma kuruttukları arsalarına çökmü?tü. Bu iki yetim Medineli Müslümanlardan Muaz bin Afra??nın (r.a.) himâyesinde bulunuyorlardı. Resûl-i Ekrem, bu arsayı satın almak istedi?ini Muaz Hazretlerine bildirdi. Ancak, bu fedakâr Sahabî arsanın bedelini, himâyesindeki iki yetime vererek bu büyük ?eref ve ücrete nail olmak için ba?ı?lamak istedi?ini söyledi. Fakat Peygamberimiz kabul etmedi. Sonra da arsa sahibi iki yetimi ça?ırarak, arsalarının bedelini ödemek istedi. İki genç yetim de, ??Yâ Resûlallah! Biz onun bedelini ancak Allah??tan bekleriz. Sana onu Allah rızası için ba?ı?larız? dediler. Resûl-i Ekrem, gençlerin bu tekliflerini de kabul etmedi ve bedeli olan 10 miskal altına arsayı satın aldı. Bu miktarı Resûl-i Ekrem Efendimizin emriyle Hz. Ebû Bekir onlara hemen ödedi.1 Fedakâr Sahabîler tarafından arsa kısa zamanda ter temiz hale getirildi ve Resûlullahın emriyle kerpiçler kesilip hazırlandı. Peygamberimiz, mescidin temelini ataca?ı sırada, yanında Hz. Ebû Bekir, Hz. ?mer, Hz. Osman ve Hz. Ali bulunuyordu. Müslümanlardan oraya u?rayan biri, ??Yâ Resûlallah! Yanında sadece ?u bir kaç ki?i mi var?? diye sordu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz cevaben, ??Onlar benden sonra i?i yönetecek olanlardır? buyurdu. Onu takiben sırasıyla Hz. Ebû Bekir, Hz. ?mer, Hz. Osman ve Hz. Ali temele birer ta? koydular. Böylece Mescid-i Nebevî??nin temelleriyle birlikte Dört Halife devrinin manevi temelleri de atılmı? oluyordu. Mescidin in?asında Peygamber Efendimiz, bilfiil durmadan dinlenmeden çalı?tı. Bir taraftan mübârek elleriyle kerpiçler ta?ırken, di?er taraftan Müslümanları ?evk ve gayrete getirici ?u sözleri söylüyordu: ??Ta?ıdı?ımız ?u yük, ey Rabbimiz! ??Hayber??in yükünden daha hayırlı, daha temiz, ??Yâ Rab! Hayır, ancak âhiret hayrı! ??Sen, Muhacirle Ensar??a acı!?1 Durup dinlenmeden yapılan çalı?ma neticesinde Mescid-i Nebevînin in?âsı kısa zamanda tamamlandı. Her türlü süsten uzak dört duvarı kerpiçten olan bu kudsî mâbedin tavanı yoktu. Henüz Kâbe kıble olarak tayin edilmemi? bulundu?undan, kıblesi Kudüs??e do?ru idi. Dörtgen ?eklinde idi ve üç kapısı ile bir de mihrabı vardı. Mihrab yerine sıra halinde hurma gövdeleri dizilmi?ti. Minberi yoktu. Sadece Resûlullahın hutbe irâd buyururlarken dayanmaları için bir hurma kütü?ü bulunuyordu. Sonraları Sahabîlerin arzusu üzerine üç basamaklı bir minber yapıldı.2 Mescid-i Nebevî de?i?ik tarihlerde tâdilatlar görerek bugünkü ?eklini almı?tır. Mescid-i Nebevî, sadece cemâatle namaz kılmak için kullanılmıyordu. Bunun yanında Müslüman nüfusun dinî ihtiyaçları da burada kar?ılanıyordu. Ayrıca, burada ö?retim yapılıyor, elçi ve kabile temsilcileri de, ilerde görülece?i gibi kabul ediliyordu. Mescid-i Nebevînin yanına ayrıca kerpiçten, önce biri Hz. Sevde di?eri Hz. ?i?e??ye mahsus olmak üzere iki oda yapıldı. Odaların üzerleri hurma kütü?ü ve dalları ile örtüldü. Sonraları Resûl-i Ekrem ba?ka zevceler alınca odalar arttırıldı. Dördü kerpiçten olan odaların be?i ise ta?tandı. Hepsinin üzeri hurma dallarıyla tavanlanmı?tı. Mescid-i Nebevî??ye biti?ik odalar yapılınca Peygamber Efendimiz Ebû Eyyûb el-Ensârî??nin evinden oraya ta?ındı.1 Hanînü??l-Ciz?? mûcizesi Mescid-i Nebevî ilk yapıldı?ı sırada minbersizdi. Resûl-i Ekrem, hutbe irâd buyurduklarında kuru bir hurma kütü?üne dayanırdı. Uzun müddet böyle devam etti. Bilâhare, Ashabın iste?i üzerine üç basamaklı bir minber yapıldı. Artık Peygamber Efendimiz buraya çıkıp halka hitapta bulunuyordu. Resûl-i Ekrem, yapılan minbere çıkıp ilk hutbesini okuduklarında, hamile deve a?layı?ını andıran acı sesler ve a?lamalar duyuldu. Baktılar, ortalıkta ne hamile deve ve ne de deve yavrusu vardı. A?layan o kuru direkti. Kütü?ün deve gibi a?layı?ını Peygamber Efendimizle birlikte Ashab-ı Güzin de duyuyordu. Bir türlü susmuyordu. Fahr-ı ?lem, minberden inip yanına geldi. Elini üstüne koyup teselli edince sustu. Hatta hurma kütü?ünün deve gibi sızlamasını i?iten Sahabîler de göz ya?larını tutamamı?lar, hüngür hüngür a?lamı?lardı. Evet, kuru direk Efendimizden uzak kaldı diye ses verip a?lıyordu. ?zerinde yapılan ??Zikrullah?dan ayrı kaldı diye hamile deve gibi enin ediyordu. Kuru dire?i teselli edip susturan Resûl-i Ekrem Ashabına dönerek ?öyle buyurdu: ??E?er, ben onu kucaklayıp teselli vermeseydim, Resûlullahın ayrılı?ından kıyâmete kadar a?laması böyle devam edecekti.?1 Resûl-i Ekremin emriyle bu kütük, minberin altına kazılan bir çukura gömüldü. Sonraları Hz. Osman devrinde Mescid yıktırılıp yeniden tamir edildi?inde ?beyy bin Ka??b Hazretleri onu evine aldı ve çürüyünceye kadar sakladı.2 Kuru hurma kütü?ünün, cemâatın gözleri önünde a?layıp sızlaması Hz. Resûlullahın parlak bir mucizesiydi. Evet, cin ve ins Peygamberler Peygamberini tanıdıkları gibi, cansız kuru a?açlar da onu tanıyor, vazifesini biliyor ve davasını halleriyle tasdik ediyorlardı. Hasan-ı Basrî Hazretleri, bu mu??cizeyi talebelerine ders verirken, kendisini tutamaz göz ya?ları arasında ?öyle derdi: ??A?aç, Resûl-i Ekreme (a.s.m.) meyl ve i?tiyak gösteriyor. Sizler o Resûle meyl ve i?tiyak göstermeye daha ziyade müstahaksınız.?3 Kuru, câmid a?açlar Kâinatın Efendisine meyl ve muhabbet gösterirlerken, biz ?uurlu insanlar ona kar?ı lakayt davranırsak, acaba o kuru direklerden daha a?a?ı bir dereceye dü?mü? olmaz mıyız? Ona i?tiyak ve muhabbet ise ancak Sünnet-i Seniyyesine ittiba etmekle mümkündür. Di?er bir rivâyete göre, kuru direk a?layınca Resûl-i Ekrem Efendimiz elini üstüne koydu ve ??İstersen seni daha önce bulundu?un bahçeye göndereyim. Köklerin tekrar bitsin, hilkatin tamamlansın, yaprak ve meyvelerin yenilenip tazelensin. Ve e?er istersen, Evliyaullahın meyvenden yemesi için seni Cennete dikeyim?? diye sordu. Kuru a?aç, arzusunu ?öyle dile getirdi: ??Beni Cennette dik ki, meyvelerimden Cenâb-ı Hakkın sevgili kulları yesin. Hem orası bir mekândır ki, orada çürüme yoktur, bekâ bulayım.? Bunun üzerine Resûl-i Ekrem arzusunu yerine getirdi?ini ifâde buyurdu ve sonra da Ashabına dönerek ?u dersi verdi: ??Ebedî âlemi, fani âleme tercih etti.?1 * * * Ezan Okunmaya Ba?lanması Hicretin 1. senesi: Milâdi 622. Mekke??de iken Müslümanlar ibadetlerini gizlice yapıyor, namazlarını kimsenin göremeyece?i yerlerde kılıyorlardı. Dolayısıyla orada namaza açıktan dâvet etmek gibi bir mesele söz konusu olamazdı. Ancak, Medine??de manzara tamamıyla de?i?mi?ti. Dinî serbestiyet vardı. Müslümanlar rahatlıkla ibadetlerini ifâ ediyorlardı. Din ve vicdanları baskı altında bulunmuyordu. Mü?riklerin zulüm, eziyet ve hakaretleri de mevzu bahis de?ildi. Mescid-i Nebevî in?â edilmi?ti. Fakat, Müslümanları namaz vakitlerinde bir araya toplayacak bir davet ?ekli henüz tesbit edilmemi?ti. Müslümanlar gelip vaktin girmesini bekliyor, vakit girince namazlarını edâ ediyorlardı.1 Resûl-i Ekrem bir gün Ashab-ı Kirâmı toplayarak kendileriyle nasıl bir dâvet ?ekli tesbit etmeleri gerekti?i hususunda isti?âre etti. Sahabîlerin bazıları, Hıristiyanlarda oldu?u gibi çan çalınmasını, di?er bir kısmı Yahûdiler gibi boru öttürülmesini, bir kısmı da Mecûsilerinki gibi namaz vakitlerinde ate? yakılıp, yüksek bir yere *****ürülmesini teklif etti. Peygamber Efendimiz, bu tekliflerin hiç birini be?enmedi.2 O sırada Hz. ?mer söz aldı: ??Yâ Resûlallah! Halkı namaza ça?ırmak için neden bir adam göndermiyorsunuz?? diye sordu. Resûl-i Ekrem o anda Hz. ?mer??in teklifini uygun gördü ve Hz. Bilâl??e, ??Kalk yâ Bîlâl, namaz için seslen? diye emretti. Bunun üzerine Hz. Bilal bir müddet Medine sokaklarında, ??Esselâ, Esselâ (Buyurun namaza! Buyurun namaza!)? diye seslenerek Müslümanları namaza ça?ırmaya ba?ladı.1 Abdullah bin Zeyd??in rüyâsı Aradan fazla bir zaman geçmeden Ashabdan Abdullah bin Zeyd bir rüyâ gördü. Rüyâsında, bugünkü ezân ?ekli kendisine ö?retildi. Hazret-i Abdullah sabaha çıkar çıkmaz, sevinç içinde gelip rüyâsını Peygamber Efendimize anlattı. Resûl-i Ekrem, ??İn?aallah bu gerçek bir rüyâdır? buyurarak dâvetin bu ?eklini tasvip etti.2 Hz. Abdullah, Resûl-i Ekremin emriyle ezan ?eklini Hz. Bilâl??e ö?retti. Hz. Bilâl, yüksek ve gür sadasıyla Medine ufuklarını ezan sesleriyle çınlatmaya ba?ladı: ??Allahü ekber, Allahü ekber! ??Allahü ekber, Allahü ekber! ??E?hedü enlâilâhe illallah! ??E?hedü en lâilâhe illallah! ??E?hedü enne Muhammede??r-resûlullah! ??E?hedü enne Muhammede??r-resûlullah! ??Hayye âle??s-salâh, Hayye âle??s-salâh! ??Hayye âle??l-felâh, Hayye âle??l-felâh! ??Allahü ekber, Allahü ekber! ??Lâilâhe illallah!? Hz. ?mer de aynı rüyâyı görüyor Medine ufuklarının bu sadâ ile çınladı?ını duyan Hz. ?mer, heyecan içinde evinden çıkarak, Resûl-i Ekremin huzuruna vardı. Durumu ö?renince, ??Yâ Resûlallah! Seni hak dinle gönderen Allah??a yemin ederim ki, Abdullah??ın gördü?ünün aynısını ben de görmü?tüm? dedi. Biraz sonra birkaç ki?i daha geldi, aynı rüyâyı gördüklerini söylediler. Peygamberimiz birkaç ki?inin aynı ?eyi görmesinden dolayı Allah??a hamd etti.1 İslâmın ne derece fıtrî ve nezih bir din oldu?unu bu dâvet ?eklinin tesbitinden de anlıyoruz. Ruhsuz, mânâsız, heyecansız ve tatsız çan çalmak, boru öttürmek veya ate? yakmak nerede? Yeryüzünde ??tevhid? ulvî hakikatını ilân eden, Resûl-i Ekremin Peygamberli?ini haykıran ve dolayısıyla îmân esaslarının tamamını halka duyuran mânâ ve kudsiyet dolu ??ezan? ?ekli nerede? ??Hukuk-u ?ahsiyye (?ahsi hukuk)? ve ??hukuk-u umumiyye (umumî hukuk)? adıyla iki nevi hukuk oldu?u gibi, ?er??î meseleler de iki kısımdır. Bir kısmı ?ahıslarla ilgilidir, ferdîdir. Di?er kısmı umuma bakar, umûmîdir. Onlara ???eâir-i İslâmiyye? tâbir edilir. ?eâir-i İslâmiyyenin en büyüklerinden biri de i?te bu hicretin birinci senesinde me?ru kılınan ve ???ehâdetleri dinin temeli? olan ezândır. Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin ???eâir-i İslâmiyye? ile ilgili çok mühim izah ve de?erlendirmeleri vardır. Mektûbât isimli eserinin Yirmi Dokuzuncu Mektubunda ?öyle açıklanır: ??Mesâil-i ?eriâttan bir kısmına ??Taabbüdî?? denilir; aklın muhakemesine ba?lı de?ildir; emroldu?u için yapılır. İlleti emirdir. ??Bir kısmına ??Mâkulü??l-Mânâ?? tâbir edilir. Yani; bir hikmet ve maslahat var ki, o hükmün te?rîine müreccih olmu?; fakat sebep ve illet de?il. ?ünkü; hakiki illet, emir ve nehy-i İlâhîdir. ???eâirin taabbüdî kısmı; hikmet ve maslahat onu ta?yir edemez, taabbüdîlik ciheti tereccüh ediyor, ona ili?ilmez. Yüz bin maslahat gelse, onu ta?yir edemez. ?yle de; ???eâirin faidesi, yalnız mâlum mesâlihtir?? denilmez ve öyle bilmek hatâdır. Belki, o maslahatlar ise, çok hikmetlerden bir fâidesi olabilir.? İslâmın mühim bir ?eâiri olan ezânla ilgili olarak da ?unlar söylenir: ??Meselâ biri dese: ??Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza ça?ırmaktır, ?u halde bir tüfek atmak kâfidir.?? Halbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniyye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi, o maslahatı verse, acaba nev-i be?er namına, yahut o ?ehir ahalisi nâmına, hilkât-ı kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i be?erin netice-i hilkâtı olan ilân-ı tevhid ve Rububiyyet-i İlâhiyeye kar?ı izhâr-ı ubudiyyete vasıta olan ezânın yerini nasıl tutacak? ??Elhâsıl: Cehennem lüzûmsuz de?il; çok i?ler var ki, bütün kuvvetiyle ??Ya?asın Cehennem?? der. Cennet dahi ucuz de?ildir; mühim fiat ister.?1 * * * Peygamberimizin, Ev Halkını Mekke'den Getirtmesi Medine??ye hicret eden Peygamberimiz, hanımı Hz. Sevde, kızları ?mmü Gülsüm, Fâtıma ve Zeynep ile ni?anlısı Hz. ?i?e??yi Mekke??de bırakmak zorunda kalmı?tı. Mescid-i Nebevî in?â edilip bitti?inde Hâne-i Saâdet yapılınca, onları getirmek üzere Zeyd bin Hârise ile Ebû Rafi?? Hazretlerini Mekke??ye gönderdi. Bu iki Sahabî Mekke??ye giderek adı zikredilenleri alıp Medine??ye getirdiler. Sadece, Hz. Zeyneb??i henüz Müslüman olmayan kocası müsâade etmedi?inden getiremediler. Fakat, bir müddet sonra o da Medine??ye hicret etmi?tir. Kocası da daha sonra Müslüman olmu?tur. Medine??ye gelenlerden Peygamberimizin ev halkı kendi odalarına, Hz. ?i?e ise babasının evine indi.1 Hz. ?i?e??nin dü?ünü Resûl-i Ekrem, Hz. ?i?e ile Mekke??de nikâhlanmı?tı. Fakat dü?ün tehir edilmi?ti. Medine??ye gelinince hicretin birinci yılı ?evvâl ayında2 dü?ünleri yapıldı.3 Peygamber Efendimiz o sırada 55 ya?ında idi. Hz. ?i?e??nin Resûl-i Ekrem yanında di?er hanımlarından farklı bir yeri vardı. Amr bin ?s bir gün, ??Yâ Resûlallah, halkın sana en sevgili olanı kimdir?? diye sordu. Resûl-i Ekrem, ???i?e? diye cevap verdi. ??Ya erkeklerden, yâ Resûlallah?? diye sorusunu tekrarlayınca da Efendimiz, ???i?e??nin babası?1 buyurdular. Hz. ?i?e, ince bir kavrayı? melekesine ve kuvvetli bir zekâya sahipti. Kısa zamanda Hz. Resûlullahtan birçok hadis ezberledi, bir çok İslâmi hüküm ö?rendi. Bununla Ashâb-ı Güzîn arasında mümtaz bir mevkie yükseldi. Rivâyet etti?i hadis sayısı 2210??dur. Bir çok Sahabî, Peygamberimizin çe?itli meseleler hakkındaki tatbikatını ve İslâmı hükümleri ondan sorarak ö?reniyorlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, ??Dininizin yarısını bu humeyrâ kadından [Hz. ?i?e] ö?reniniz? buyurmasıyla, Hz. ?i?e??nin ilmî ehliyetini tebâruz ettirmi?tir. Ebû Musâ el-E?ârî??nin ?u itirafı da aynı noktaya parmak basmaktadır: ??Biz Resûlullahın Ashâbı, bir hadis-i ?erifi anlamakta güçlük çekti?imiz zaman ?i?e??den sorardık. Zirâ, hadis ilminin kendisinde mevcut oldu?unu görürdük.?2 Hz. ?i?e Vâlidemizin fıkıh ilmindeki derinli?i İslâm hukukuna büyük faydalar sa?lamı?tır. Kadınlarla ilgili birçok meselenin kayna?ını o te?kil etmi?tir. Günümüz Müslüman kadınının hedefi, Hz. ?i?e??ye her haliyle benzemeye çalı?mak olmalıdır. * * * Ashab-ı Suffa Kıble, henüz Kâbe tarafına çevrilmeden önce idi. Mescid-i Nebevî??nin kuzey duvarında, hurma dallarıyla bir gölgelik ve sundurma yapıldı. Buna Suffa denilirdi. Burada kalan Müslümanlara da ??Ashâb-ı Suffa? ismi verildi. Mescid-i ?erifin Suffasında kalan bu Sahabîlerin, Medine??de, ne meskenleri, ne de a?iret ve akrabaları, hiç bir ?eyleri yoktu. ?ileden uzak, dünya me?gale ve gâilesinden âzâde ve tam mânâsı ile feragatkâr bir hayata sahib idiler. Kur??an ilmi tahsil eder, Resûl-i Ekrem Efendimizin va??z ve derslerini dinleyerek istifâde ederlerdi. Ekseriya, oruçlu bulunurlardı. Vakitlerini Resûl-i Kibriyanın huzurunda geçiren bu mübârek zümre, Efendimizden hep feyz alırdı. Resûl-i Ekremin medresesine Allah için nefsini vakfetmi? fedakâr, ilim a?ı?ı talebeler idiler. Peygamber Efendimiz tarafından tespit edilen muâllimler, kendilerine Kur??an ö?retirlerdi. Bunlardan yeti?enler, Müslüman olan kabilelere Kur??an ö?retmek ve Sünnet-i Resûlullahı beyân etmek için gönderilirlerdi. Bu cihetle de kendilerine ??kurra? denilirdi. Suffa ise bu itibarla ??Dârü??l-Kurra? diye anılmı?tır. Sayıları 400-500 kadar olan mütevazi fakat feyizli bir hayata sahib bulunan bu güzide Sahabîler, bir irfan ordusu idiler. Bütün mesâilerini Kur??an ve Sünnet-i Resûlullahı ö?renmeye hasretmi?ken, gerekti?inde gâzâlara da katılırlardı. İçlerinden evlenenler, Suffe??den ayrılırlardı. Fakat, yerlerine ba?kaları alınırdı. Bu güzîde Sahabîler ne ticâretle, ne bir sanatla me?gul olmazlardı. Mâi?etleri Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ve Sahabîlerin zenginleri tarafından temin edilirdi. Bu hususu, Suffa??nin ba? talebelerinden biri olan Ebû Hüreyre Hazretleri kendisinin çok hadis rivâyet etmesini garipseyenlere kar?ı verdi?i cevapla pek güzel ifâde etmi?tir: ??Benim, fazla hadîs rivâyet edi?im garipsenmesin! ?ünkü; Muhacir karde?lerimiz çar?ıdaki, pazardaki ticâretleriyle, Ensar karde?lerimiz de tarlalardaki, bahçelerdeki ziraatlarıyla me?gul bulundukları sırada Ebû Hûreyre, Peygamberin (a.s.m.) mübârek nasihatlarını hıfzediyordu.?1 Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Ashab-ı Suffa??nın hem tâlim ve terbiyesi, hem de mâi?eti ile çok yakından ilgilenirdi. Onlarla daima oturur, sohbet eder, alakadar olurdu. Zaman zaman da onlara, ??E?er, sizin için Allah katında, neyin hazırlandı?ını bilseydiniz, yoksullu?unuzun ve ihtiyacınızın daha da ziyâdele?mesini isterdiniz?2 diyerek, bu me?guliyetlerinin son derece mühim ve mübârek oldu?unu ifâde buyururlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, evvelâ bu mübârek cemaatın ihtiyacını gidermeye çalı?ırdı. İcabında, Hâne-i Saâdetlerinin ihtiyaçlarıyla ikinci derecede me?gul olurdu. Bir kere Hz. Fâtıma (r.a.), el de?irmeni ile un ö?ütmekten yoruldu?undan ?ikâyet ederek bir hizmetçi istedi?inde Efendimiz ci?erpâresini reddetmi? ve ?öyle buyurmu?tu: ??Kızım! Sen ne söylüyorsun? Ben henüz Ehl-i Suffâ??nın mâi?etini yoluna koyamadım.?3 Bir gün, Ashab-ı Suffanın ba?larına durmu?, hallerini tedkikten geçirmi?ti. Fukaralıklarını, çekmekte bulundukları zahmetleri görmü?, ?öyle buyurarak onların kalplerini ho? etmi?ti: ??Ey Ashab-ı Suffa! Size müjdeler olsun ki; her kim ?u sizin bulundu?unuz hal ve sıfatta ve bulundu?u durumdan razı olarak bana mülâki olursa, o benim refiklerimdendir.?1 Resûl-i Kibriyâ Efendimize herhangi bir ?ey getirilince, ??Sadaka mı, yoksa hediye mi? diye sorardı. Getirenler, ??Sadakadır? cevabını verirlerse, onu el sürmeden Ashab-ı Suffaya ula?tırırdı. ??Hediyedir? cevabını verirlerse onu kabul eder ve Ashab-ı Suffaya da ondan hisse ayırırdı. ?ünkü; Kâinatın Efendisi, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) sadaka kabul etmez, sadece hediye kabul ederdi. Bir gün adamın biri, tabakla hurma getirmi?ti. Adama, ??Sadaka mıdır? Hediye midir?? diye sordu. Adam, ??Sadakadır? cevabını verince, Peygamber Efendimiz onu do?ruca Suffa Ehline gönderdi. O sırada torunu Hz. Hasan, Peygamber Efendimizin önünde bulunuyordu. Tabaktan bir hurma alıp a?zına *****ürünce, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz derhal müdâhale etti ve onu a?zından çıkarttırdı. Sonra da, ??Biz Muhammed ve ev halkı [Ehl-i Beyti] sadaka yemeyiz, bize sadaka helâl de?ildir!? buyurdu.2 ?u âyetin Ashab-ı Suffa hakkında nâzil oldu?u da rivâyet edilmi?tir.3 ??Sadakalar, kendilerini Allah yolunda hizmete adamı? fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dola?ıp hayatlarını kazanmaya fırsat bulamazlar. Onların hallerini bilmeyen kimse, istemekten çekindikleri için, onları zengin sanır. Ey Habibim, sen onları yüzlerinden tanırsın. Yoksa onlar insanlardan ısrarla bir?ey istemezler. Ve siz her ne ba?ı?ta bulunursanız, ?üphesiz Allah onu hakkıyla bilir.?4 Tam mânasıyla Allah yoluna kendilerini vakfetmi? bulunan bu güzide Sahabîler, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hiç bir nasihatını, hiç bir hitabesini kaçırmazlardı. Dâima orada hazır bulunur, irad edilen hitabeleri ve ö?ütleri hıfzedip di?er Sahabîlere de naklederlerdi. Bu bakımdan İslâmî hükümlerin muhafaza ve naklinde Ehl-i Suffa??nın pek müstesna hizmet ve gayretleri vardır. Kur??an nûrunun kısa zamanda âlemin her tarafına sürâtle yayılmasında bu ilim heyetinin büyük payı vardır. Bu bakımdan İslâm tarihinde Ehl-i Suffâ müstesnâ bir yer i?gal eder. Bir ilim müessesesi olan Suffanın, has bir talebesi Ebû Hüreyre kendileriyle ilgili bir hâdiseyi ?öyle anlatır: ??Açlıktan yüzü koyun yatıyordum. Bazen de karnıma ta? ba?lıyordum. Bir gün halkın gelip geçti?i bir yol üzerinde oturdum. O sırada oradan Resûlullah geçiyordu. Vaziyetimi anladı ve ??Ey Ebû Hüreyre,?? diye seslendi. ????Buyur, yâ Resûlallah,?? dedim. ????Haydi gel,?? buyurdu. ??Beraber gittik. Eve girdi. Ben de girmek için izin istedim. Müsaade ettiler. Ben de girdim. Bir kapta süt buldu. ??Bu süt nereden geldi??? diye sordu. ????Falâncalar hediye olarak getirdiler?? diye cevap verdiler. ??Sonra da, ??Ey Ebû Hüreyre, Ehl-i Suffaya git, onları bana ça?ır!?? diye emretti. ??Ehl-i Suffa, İslâmın misafirleriydi. Ne âileleri, ne de mal mülkleri vardı. Resûlullaha bir hediye geldi?i zaman hem kendisine ayırır, hem de onlara gönderirdi. Kendisine, ehline verilmesi için gönderilen sadakaların tamamını onlara gönderir, katiyyen kendisine bir pay ayırmazdı. ??Resûlullahın Ehl-i Suffayı dâveti beni üzdü. Ben, bu kaptaki sütü tek ba?ıma içer de, bununla epeyce bir müddet idare ederim, diye umuyordum. Kendi kendime, ??Ben elçiyim. Suffa ehli gelince onlara sütü ben taksim ederim?? dedim. Bu durumda sütten bana hiçbir ?ey kalmayaca?ını biliyordum. Fakat, Allah Resûlunün emrini yerine getirmekten ba?ka çare de yoktu. ??Gidip, onları ça?ırdım. Geldiler. Müsâade isteyip oturdular. ??Peygamberimiz (a.s.m.), ??Ebû Hüreyre, kabı al ve onlara süt ikrâm et?? buyurdular. ??Süt kabını alıp, da?ıtmaya ba?ladım. Herbiri kabı alıyor, doyuncaya kadar içiyor, sonra arkada?ına veriyordu. Suffa ehlinin sonuncusu da içtikten sonra, kabı Resûlullaha verdim. Aldı. İçinde sadece azıcık süt kalmı?tı. Ba?ını kaldırarak bana bakıp gülümsedi ve ??Ebû Hüreyre,?? dedi. ????Buyur, yâ Resûlallah,?? dedim. ????Süt içmeyen ikimiz kaldık,?? buyurdu. ????Evet, yâ Resûlallah?? dedim. ????Otur sen de iç?? buyurdular. Oturup içtim. ????Biraz daha iç??, dedi. İçtim. Yine içmem için ısrar etti. ??Daha daha,?? diyordu. Nihayet, ??Seni hak din ile gönderen Allah??a yemin olsun ki, içecek yerim kalmadı?? dedim. ????O halde barda?ı bana ver?? buyurdu. Verdim. Allah??a hamd ve senâ etti. Sonra Besmele çekerek geri kalanını da kendisi içti.?1 * * * İlk İslâm Devleti Peygamber Efendimiz, on üç senelik Mekke devrinde mesâisini tamamıyla îmân esaslarını anlatmaya hasretmi?ti. Bu îmânî hizmet sayesinde bir çok kimse İslâmın saâdetli sinesine ko?mu?tu. İmanlı insanların sayısı ço?almı? ve Müslümanlar gözle görülür bir kuvvet haline gelmi?lerdi. Ancak buna ra?men bu devrede İslâm dü?manlarına kar?ı her türlü maddî mukabele yasaktı. Müslümanların tek silahı vardı, o da sabırdı. Fakat, Hicret ile yeni bir muhite gelinmi?ti. ?artlar tamamıyla de?i?mi?ti. Müslümanlar îmânlarının gere?i olan her?eyi serbestçe yapabiliyorlardı. Hz. Resûlullahın Medine??ye gelir gelmez gerçekle?tirdi?i en mühim i?, daha önce bahsedildi?i gibi, Muhacirlerle Ensarı karde? yapmı? olmasıydı. Efendimiz bununla Müslümanlar arasında kuvvetli bir ittifak kurmu? oluyordu. İslâmın ırk, dil, sınıf ve co?rafî ayrılıkları tanımayan karde?lik müessesesi böylece tarihte ilk defa gerçekle?iyordu. Ancak bununla her?eyin bitmedi?i muhakkaktı. Medine??de yalnız Müslümanlar ya?*****ıyorlardı. Bu yeni muhitte Musevîler, mü?rik Araplar ve bazı Hıristiyanlar da vardı ve haliyle mütecânis olmayan bir manzara arzediyorlardı. Buna bir de Arap kabileleri arasındaki tükenmek bilmeyen rekabet ve çatı?malar ile Yahudîlerle Araplar arasındaki anla?mazlıkları katarsak, bu yeni muhitin ne büyük bir karı?ıklık içinde oldu?unu kolayca anlayabiliriz. Meselenin asla küçümsenmeyecek bir ba?ka tarafı daha vardı: Mekkeli mü?riklerin her an Medine üzerine yürüyebilecekleri hususu. Aralarında devam eden so?uk harb her an sıcak harbe dönü?ebilirdi. İ?te Peygamber Efendimizin önünde böylesine mühim meseleler duruyor ve bunlar hal çaresi bekliyordu. Bu yeni muhitte, Müslüman olmayan unsurlarla anla?mak, cemiyete bir te?kilatlanma ruhu ve havası getirmek icab ediyordu. Adlî, askerî, siyasî bir takım esasların tesbiti lüzumu vardı. Henüz hicretin 1. yılı bitmi? de?ildi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün Medine ahalisinin temsilcilerini Enes bin Mâlik Hazretlerinin evinde bir araya topladı. Maksat, bazı içtimâi prensiplerin düzenlenmesi idi. Yapılan konu?malar neticesinde bu prensipler düzenlendi ve derhal yürürlü?e kondu. Mühim maddeler yazıldı ve taraflarca imzalandı. Bu maddeler Hz. Resûlullahın ba?kanlı?ında te?ekkül eden İlk İslâm Devletinin anayasasıydı. Hatta bu vesika, sadece ilk İslâm devletinin anayasası olmakla da kalmamakta, aynı zamanda bütün dünyada yazılı ilk anayasalardan birini te?kil etmekteydi. Bu anayasa ile Medine halkı artık di?er insanlardan ayrı bir millet te?kil etmi? oluyorlardı. ?ehir devletinin anayasası 52 maddeden ibâret olan İslâm ?ehir devletinin ilk yazılı anayasasının 1. ve 2. maddelerinde ?öyle deniliyordu: ??1. Bu yazı, Resûlullah Muhammed (a.s.m.) tarafından Kurey?li ve Yesribli mü??minler ve Müslümanlar ve bunlara tâbi olanlarla yine onlara sonradan katılmı? olanlar ve onlarla birlikte cihad edenler için tanzim edilmi?tir. 2. İ?te bunlar, di?er insanlardan ayrı bir topluluk te?kil ederler.?1 Bu anayasaya göre Medine halkı, inanç farkı gözetmeksizin di?er milletlerden ayrı bir ??millet? te?kil etmekte ve ayrı bir topluluk hüviyetini ta?ımaktaydı. Hz. Resûlullah, ayrıca Medine etrafında bulunan kabilelerle, özellikle Mekkelilerin ?***** ticâret yolu üzerinde ikamet etmekte olan kabilelerle derhal dostluk tesis etme yoluna gitti ve onlarla anla?malar imzaladı. Yine Müslümanlar, ?ehrin yerli halkı Yahudiler ve di?erleri ile münasebet halinde bulunmak mecburiyetinde idiler. Bu sebeple, kurulan devletin anayasasında onlara da haklar tanındı. Buna göre, onlar da Müslümanlar gibi yeni devletin vatanda?ları sayılıyorlardı: ??Muhammed??in (a.s.m.) büyük basiret ve siyasî inceli?i Yahudilere bah?etti?i fermanda görülür. Bu fermanda di?er hususlar arasında onların da bizzat Müslümanlar gibi yeni devletin vatanda?ları oldu?u, Yesrib??teki iki kabilenin bir tek millet te?kil etti?i, suçların dinlerin ahkâmına göre cezalandırılaca?ı, ihtiyaç hasıl oldu?u zaman her iki tarafın (Müslüman ve Yahudîlerin) yeni devleti müdafaâya ça?ırılaca?ı, gelecekte zuhûr edecek anla?mazlıklar hakkında Resûlullah tarafından karar verilece?i yazılıydı.?1 Ayrıca bu anayasa metninde harple ilgili madde de ilgi çekicidir. Vuku bulacak herhangi bir harpte, harp masraflarını kendileri kar?ılamak ?artıyla Yahudiler, Medine ?ehir devletinin müdafaâsına katılacaklardı. Anayasanın 16. maddesine göre ??tabi olmaları? ?artı ile Müslümanların yardım ve müzaheretlerine hak kazanacakları tesbit ediliyordu. Aynı zamanda dı?arıdan gelecek herhangi bir hücum kar?ısında da beraberce ?ehri müdafaâ edecekler, bu hususta birbirinin yardımına ko?acaklardır. Bu hücum ister Müslümanlara, ister Yahudilere olmu? olsun, fark etmeyecektir. Bu maddeler ı?ı?ında, Müslümanların ehl-i kitaptan olan Yahudilerle ittifakını görmekteyiz. Burada ehl-i kitab olan Yahudî ve Hıristiyanlara tamamen bir din ve inanç hürriyeti tanınmı?tır. Böylelikle ehl-i kitab arasında kitapsız olan mü?riklere kar?ı hiç olmazsa asgarî mü?terekte birle?me esası getirilmi?tir ve bunun için de Müslümanlarla birlikte Yahudiler ilk anayasada zikredilerek bunların birlikte ??tek camiâ? te?kil ettiklerinden söz edilmi?tir. Peygamber Efendimiz, Medine??de te??sis etti?i devleti dü?manlardan korumak için buranın yerlileri olan gayr-ı müslim ehl-i kitapla siyasî ittifak ve andla?malar yaptı?ı gibi, inanç yönünden de bir ittifakın sa?lanmasını temine çalı?mı?tır. Onları aralarında ortak bir kelime olan ??tevhid? inancı üzere birle?tirmek ve ?irk ehline kar?ı inananlar paktını kurmak istemi?tir. Nitekim bu gayeyi Medine içindeki ehl-i kitab için güttü?ü gibi, ehl-i kitab olan dı? devletler için de takib etmeye çalı?mı?tır. Bizans İmparatoru Heraklius??a ve di?er Hıristiyan prenslerine gönderdikleri davet mektubunda ?u âyet-i kerime ile onlara hitab etmi?tir: ??De ki: ??Ey kitap ehli olan Hıristiyanlar ve Yahudiler! Sizinle bizim aramızda mü?terek olan bir söze gelin! Allah??tan ba?kasına ibâdet etmeyelim, Ona hiçbir ?eyi ortak ko?mayalım, Allah??ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim!?? E?er onlar yüz çevirirlerse, siz deyin ki: ???âhid olun, biz Müslümanlarız.?1 Bizzat Resûl-i Ekrem tarafından yazılı anayasa ile himâye ve yardıma mazhar olan kitap ehli ne yazık ki, andla?manın ?artlarını bizzat kendileri bozmu? ve lehlerindeki ?artların ortadan kalkmasına böylece yol açmı?lardır. Anla?mada ?ehir devleti içinde bulunanların birbirlerinin aleyhinde bulunmayacakları ?artı, birbirlerinin dü?manlarıyla anla?maya varmayacakları maddesi yazılı iken, onlar (Yahudiler) Medine??nin mü?riklerin taarruzlarına hedef oldu?u çok nazik bir sırada ba? kaldırdılar, daha yeni yeni te?ekkül eden ve yeni yeni yerine oturan bir devletin aleyhinde tertipler düzenlemeye ba?ladılar. Tabii ki, bu do?rudan do?ruya onları Müslümanların himâyesinden mahrum bırakıyordu. Görüldü?ü gibi bu anayasa, kurulan yeni bir devletin bir çok müessesesi hususunda hükümler ta?ımakta, her meselede istikametli çizgiler çizmekteydi: ??Bu anayasa ile İslâm, hayatının yeni bir safhasına ba?ladı. Madde ve cismaniyat ile mâneviyatın karı?ması, ona kendine has bir çizgi getirdi. Mâneviyatı, hatta ahlâkı tanımayan bir siyaset bizi maddecili?e ve vah?i hayvanların hayatlarından daha a?a?ı bir hayata *****ürür. Ya?adı?ımız dünyanın hâdiselerinden ayrı bir maneviyat ise bizi melek mertebesinin üzerine çıkarabilir. Fakat, bu ancak son derece mahdud bir zümre için mümkündür. İnsanların büyük ekseriyeti, böyle bir ideolojiyi tatbik edenlerin çemberinin dı?ında kalır. Hz. Muhammed (a.s.m.) bilhassa vasat adamı dü?ündü ve ona insan hayatının iki tarafını nasıl dengeye getirece?ini, madde ve mânâyı aynı zamanda içine alan bir terkip yapmayı ö?retti. Bu dinî doktrin herkese en az derecede lâzım olan bazı esas noktaları seçer, fakat kendilerini mânevî hayata daha fazla verebilme tercihini fertlere bırakır. ??Bu durumda Hz. Peygamberin Sahabeleri müstakil bir devletin idare edici cemaâtı; Hz. Peygamber ise her sahada onun reisi oldu.?1 * * * Mü?riklere Mukabeleye İzin Verilmesi Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke??de harb ve cihâda izinli de?ildi. Allah??tan aldı?ı emirler gere?i bütün mesâisini îmân esaslarını kalb, ruh ve akıllarda tesbite hasretmi?ti. Va??z ve nasihatla, ikaz ve ir?adla burada hizmetine devam ediyordu. Bu devrede her türlü mezâlime kar?ı sabır ve sükûnetle harekete me??mur bulunuyorlardı. Mekke??de, ilk zamanlarda nazil olan âyetlerde bu husus açıkça görülür. Zaten, İslâm hukukuna göre, insanlar arasında asıl olan sulh ve barı? dairesinde münasebettir. Harp ve cihada ancak zaruret hasıl oldu?u zamanlarda müracaât olunur.1 Cenâb-ı Hakkın, bir ana ve babadan yarattı?ı insanlar arasında bundan ba?ka da bir hak olamaz. İnsanların ?ubelere, kabilelere ayrılması ise neslin tanınması ve temiz kalması gibi kendilerine mahsus ortak menfaâtlere binâendir.2 Peygamberimiz ve Müslümanlara, onca mezalim ve i?kencelere ra?men Mekke??de harp ve cihada izin verilmedi?i ve sabır ve teenni tavsiye edildi?i gibi, Medine??ye hicret vuku bulduktan sonra da hemen müsaade olunmadı. Gerçi, İslâm Medine??de günden güne kuvvet kazanıyor ve sür??atle inki?af kaydediyor, Kur??an güne?i bütün ha?metiyle ruhları sarmaya ba?lıyordu. Ama yine de Resûl-i Ekrem Efendimizin ve Müslümanların vaziyeti tam bir emniyet içinde de?ildi. Medineli Müslümanlar, Efendimizi co?kun bir bayram havası i |
|||
|
|
| Benzeyen Konular | |||||
| Konu: | Yazar | Cevaplar: | Görüntüleyenler: | Son Mesaj | |
| Hicretin 10. senesi | ahmust | 0 | 53 |
05-13-2008 11:56 PM Son Mesaj: ahmust |
|
| Hicretin 9. senesi | ahmust | 0 | 41 |
05-13-2008 11:55 PM Son Mesaj: ahmust |
|
| Hicretin 8. senesi | ahmust | 0 | 36 |
05-13-2008 11:54 PM Son Mesaj: ahmust |
|
| Hicretin 7. senesi | ahmust | 0 | 39 |
05-13-2008 11:53 PM Son Mesaj: ahmust |
|
| Hicretin 6. senesi | ahmust | 0 | 34 |
05-13-2008 11:53 PM Son Mesaj: ahmust |
|
| Hicretin 5. senesi | ahmust | 0 | 34 |
05-13-2008 11:51 PM Son Mesaj: ahmust |
|
| Hicretin 4. senesi | ahmust | 0 | 29 |
05-13-2008 11:50 PM Son Mesaj: ahmust |
|
| Hicretin 3. senesi | ahmust | 0 | 37 |
05-13-2008 11:50 PM Son Mesaj: ahmust |
|
| Hicretin 2. senesi Di?er Olaylar | ahmust | 0 | 42 |
05-13-2008 11:49 PM Son Mesaj: ahmust |
|
| Hicretin 2. senesi | ahmust | 0 | 32 |
05-13-2008 11:47 PM Son Mesaj: ahmust |
|




