Özel Arama
|
İMAM EBU HANİFE, ŞAFİİ VE TASAVVUF
|
|
11-08-2007, 02:37 PM
Mesaj: #1
|
|||
|
|||
|
İMAM EBU HANİFE, ŞAFİİ VE TASAVVUF
Tarikata girmeden Islam yaşanamaz. Müctehitler bile buna muhtaçtır. Bu yüzden Imam Azam, tarikata intisab ettiği son seneleri için " Son iki senem olmasaydı helak olurdum" demiş, Imam Şafii de Şeyban isimli bir çobandan tarikat dersi almıştır... deniyor, bu doğru mudur ? Rasulüllah'ın (s.a.) ashabının yaşadıkları zühal, nefis tezkiyesi, verâ, zikir ve nafileleri yaşama anlamında (ise) tasavvufu ve onun bir mezhebi olan tarikatı kabul ve ispat, her halde bu sorunun cevabı değildir ve ehli ilmin bunda şüphesi de yoktur. Fıkıh, hadis ve tefsir gibi ilimlerdeki istilah ve metodların sahabe döneminde bulunan asıllarına göre gelişme ve değişme göstermesi gibi, söz konusu ilimde de istilahların ve metodların geliştirilmesi, daha kestirme metodlar ve disiplinler bulunması da normaldir makuldur. Bunlara da kimsenin söyleyecegi pek fazla bir şey yoktur.Ancak bütün bunları anlatabilmek için müslümanlarca "delil" sayılmayan yöntemlere başvurmanın da gereği yoktur. Bilindiği gibi Islâmda ilmin yolları üçtür:1. Sağlam duyular. 2. Doğru haber 3. Akıl. Sözünü ettiğiniz bilgiler sağlam duyuların ve aklın konusuna değil, haberin konusuna girerler. Haberin doğru olabilmesinin de belli şartları vardır.Bunun için de müslümanlar "isnad ilmi" diye bir ilim geliştirmiş ve bu yolla sağlamlığını tespit ettikleri haberleri, kitaplarda tescil etmişlerdir. Imdi, sorudaki iddiaları böyle bir belge ile ispat etmemiz (ya da etmeleri) mümkün değildir. Çünkü ilmi ölçülerle doğru diyebileceğimiz bir sağlam kaynakta böyle bir şey kaydedilmemiştir. Gerçi Imam Gazali (her nedense): " Imam Şafii Şeyban-i Râî'nin önünde mektebe giden bir çocuk gibi diz çöker ve yapacağı işleri kendisinden sorardı. Kendisine: senin gibi bir zat, böyle bir bedeviden bilgi alır mı? diye sorulduğunda bu adam bizim bilmediğimizi biliyor, cevabını verirdi. (Imam Gazâlî, Ihya I/24-25 (Terc:1l61 )) diyor ama:Bu haberin doğru olduğunu kabul etsek dahi bu, Imam Şafiî'nin ondan tarikat dersi aldığını ve bugünkü anlamda onu mürşit edindiğini göstermez. Aksine Imam Şafiî'nin tevazuunu ve kendi ifadesinden de anlaşılacağı üzere, bilmediği bir şeyi bilen, bir çoban dahi olsa, " Bilmiyorsanız ehli zikir olan ilim sahiplerine sorun" emri ilahisine uyarak ona sorma nezaketi gösterdiğini anlatır.Yine Gazalî'nin, aynı yerde, "Ahmed b. Hanbel ile Yahya b. Main, Marufu Kerhi'ye başvurur, ondan sorarlardı" ifadesini de aynı şekilde anlarız. Çünkü "her bilenin üstünde bir bilen daha vardır". Bazı konularda onların bu imamlardan fazla biliyor olması mümkündür.Kaldı ki durum tarihi açıdan öyle de değildir. Mesela Sehavî derki : "Şafiî ve Ahmed'in, Şeyban er-Râî ile buluştukları ve ondan bir şeyler sorduklarına dair haberler ehli marifetin ittifakı ile batıldır. Çünkü bu imamlar Şeyban'a yetişmemişlerdir". (Sehavî, el-Makarıdü'I-hasene 474) Aynı şeyi Aliyyu-1 Kâri de hem "el-Masnû", hem de "el-Esraru-1-mer-fu'a" adlı eserlerinde nakleder. (Ali el-Karî, el-Masnü (thk. A. Ebu Gudde) 220, el-Esrâru'l-merfu'a (thk. M.es-Sabbag) 38l)Imam Azam'ın "Eğer iki sene olmasaydı Numan helak olurdu" anlamında: "Lev-lâ senetân le-heleke Nu'man" dediğine dair de hiç bir güvenilir kaynakta bir kayda raslanmadığını Muhakkık Kevseri söyler. (Kevserî, Irgamu'l-merîd 41.) Ama sahih kabul edildiği takdirde dahi Imam Ebu Hanefe'nin bu sözle neyi kastetmiş olabileceği açık değildir. Tarikata girip, bir şeyhe intisap ettiği için bunu kurtuluş saymış ve öyle demiş olduğu bundan anlaşılmaz.Kısaca o büyük zatların böyle kurtarıcılara ihtiyaçlarından çok onların bunlara ihtiyaçları vardır. "Dürrul Muhtar sahibi Allame Hankafi'nin Kuşeyri'den naklettiği gibi, tasavvufun makbul tarikatlarının da Davud Tâî ve maruf Kerhi gibi büyük veliler vasıtası ile dayanağı Imam Azam'dır" (Ismail Hakkı, Mevahibu'r-Rahman 109) Ictihadında şu metodu benimseyen Imam Azam'ın, hayatının sonuna doğru bu metoddan vazgeçtiği rivayet edilmiştir. Kitap'tan sonra herhangi bir meselede bir hadis varsa onu alırız. Bir mesele hakkında sahabeden birden çok görüş gelmişse, Kitaba ve sünnete daha uygun olanı tercih ederiz. Bunlardan biri yoksa tabiiki taklid etmeyiz, biz de onlar gibi ictihat ederiz. (Ismail Hakkı, age. 31)Bu iki imamın hayatlarını en geniş anlatan kaynaklarda bunların üstadlarına baktığımızda sözü edilen zevattan, ya da benzerlerinden ders aldıklarına dairde bir şey göremeyiz (bk. Ebu Zehra, Ebu Hanife (Terc. O. Keskinogln) 109 vd.; Imam Şafiî, 40 vd.) |
|||
|
12-17-2007, 01:38 PM
Mesaj: #2
|
|||
|
|||
|
İMAM EBU HANİFE, ŞAFİİ VE TASAVVUF
[center][size=14pt]
Emeğinize, yüreğinize sağlık kardeşim Allah cc. ebeden daimen razı olsun Selam ve Dua ile... [/size][/center] linkleri görmeye yetkiniz yok lütfen buraya tıklayarak üye olunuz |
|||
|
01-16-2008, 12:00 AM
Mesaj: #3
|
|||
|
|||
|
Cvp: İMAM EBU HANİFE, ŞAFİİ VE TASAVVUF
emegine saglık ALLAH razı olsun inş.
|
|||
|
03-30-2008, 04:37 PM
Mesaj: #4
|
|||
|
|||
|
RE: İMAM EBU HANİFE, ŞAFİİ VE TASAVVUF
Selamun Aleykum Ey millet !
Konuya şöyle girelim ki, Tasavvufun başlangıcı Resulullah Aleyhisselâm’ın ve Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtının yaşayışlarında görülmektedir. Bazılarının zannettiği gibi Resulullah Aleyhisselâm’dan sonra başlamış olmayıp, doğrudan doğruya onun zuhuru ile zâhir olmuştur. Kaynağı Kur’an-ı kerim ve Hadis-i şerif’lerdir. Asr-ı saâdet’te tasavvuf adı ve mutasavvıf adı ile anılan zümre yoktu. Sufiliğin hakikatı vardı, fakat adı yoktu; yaşanırdı, dâvâsı yoktu. Saâdet asrında en yüksek mevkiyi, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizle sohbet şerefine eren Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı almışlardı. Hepsi değerliydi, amma içlerinde değerlisinin de değerlisi vardı. Her biri ayrı ayrı kabiliyetlere sahip idiler, vazifeleri ayrı ayrıydı. Bir kısmı ilim öğrenmeye, bir kısmı dini tebliğ etmeye, bir kısmı cihada, bir kısmı yöneticiliğe daha fazla ilgi duyarken, bir kısmı da ibadete daha çok önem veriyordu. Müslümanlar onlar için “Sahabi” olmaktan daha üstün bir tâzim ünvanı tasavvur etmiyorlardı. Resulullah Aleyhisselâm’dan sonra Ashâb-ı kiram’a yetişenlere ve ilmi onlardan alanlara “Tâbiîn” denilmiştir. Ondan sonra da “Tâbiîn”e erişen “Tebe-i tâbiîn” gelmektedir. Bu üç nesil, en hayırlı insanlar olarak kabul edilmişlerdir. İslâmî ilimler ilk devirlerde bir bütündü. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf gibi bölümlere ayrılmış değildi. Bugünkü şekliyle bir Tefsir, bir Hadis ilmi yoktu, itikadî ve fıkhî mezhepler de yoktu. Bu tasnifler daha sonraki yıllarda ortaya çıkmıştır. Hazret-i Allah zâhirî ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmediği gibi, bâtınî ilimleri öğretmek için de tasavvuf ehlini eksik etmemiştir.Her zaman için mürşid-i kâmil bulundurmaktan âciz değildir.Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanı, sadece ilk devirlerde bulunan müslümanlara mahsus değildir. Her devirde ilâhî ahkâma tâbi olan bütün müslümanların bu gibi ilâhî inâyetlerden istifade edecekleri açık bir gerçektir. Hemen şu hakikati de belirtelim ki, öteden beri bu zahir ulema ve batın uleması olan mutasavvıflar arasında zahir ulema tarafından başaltılmış olan ve ucu hasedliğe-çekememezliğe dayanan inceden-inceye bir sürtüşme ve niza hiçbir devirde eksik olmamıştır . Bu sürtüşme ve çekişmenin her zaman galibi mutasavvıflar olmuşsa da bazı ulama-yı zahir ve taraftarları bu üstünlüğü bir türlü kabul edememişler ve "inadımız inat" dercesine bildiklerini okumaya devam ede-gelmişlerdir. İşte yukarıda İmam-ı Azam'a atfedilen “Eğer şu iki sene olmasaydı, Numan helâk olurdu.” sözünün ona ait olmadığı hezeyanının ortaya atılması ve bu görüşün doğruluğunu "Efendim, biz tasavvufa falan karşı değiliz, sadece bir tesbit yapmış bulunuyoruz." kabilinden kendilerini savunmaya çalışmaları tasavvufa ve tariakt ehline şaşı bakan bu gurupların bir hüsü kuruntusundan başka bir şey değildir. Dikkat ediniz, bunlar, çoğu zaman "Rabıta'nın bir ibadet olmadığından ve yüksejk sesle zikretmenin de bir bidat olduğundan bahisle değişik zaman ve yerlerlerde orataya çıkmaktadırlar. Bunların asıl sancıları, mürşid-i kâmillerin ve mutasavvıfların müslümanlardan olan milyonlarca muhib ve bağlılarının onlara göstermiş oldukalrı sevgi ve saygının aynı şekilde zahir ulemaya gösterilmemesinden dolayı ortaya çıkan iç burukluğundan kaynaklandığını düşünmekteyiz. Bu sebeple söz konusu edilen Hanefi Mezhebinin kurucusu olan İmam-ı Azam'a atfedilen “Eğer şu iki sene olmasaydı, Numan helâk olurdu.” sözünün ona ait olmadığı hakkındaki şayiaları, bu bilgiler ve hakikatler doğrultusunda incelemenizi ve tetkik etmenizi salık veriyor, yorumalrınızı da buna göre yapmanızı tavsiye ediyorum. Hakikatların üzerini örtmeye çalışmakla , onların yok edilmesi mümkün olmadığını herkese bir kez daha hatırlatırız. Bir başka sitede de bu soruya şöyle cevap verilmiştir. (Eğer o iki sene olmasaydı Numan helak olurdu sözü imam-ı a’zama ait değildir, uydurma bir sözdür. Tasavvuf olmadan da insan evliya olur) deniyor. Maksat tasavvufu kötülemek. Tasavvuf düşmanlığı selefiler arasında çok yaygındır. Evliyaya, keramete düşmanlık yaparlar. Bilmeyenin bilmediği şeyleri düşmanlık yapması yadırganmaz. Atalarımız böyle kimseler için, (Kişi bilmediği şeylerin düşmanıdır) buyurmuşlardır. Muhammed Masum hazretleri, Mektubat kitabında buyuruyor ki: (Allahü teâlâyı tanımak iki türlüdür: 1- Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi tanımak, 2-Tasavvuf büyüklerinin tanımaları. Birinci şekildeki imanda nefs azgınlığından vazgeçmemiştir, iman hakiki değil, mecazidir. Bu iman gidebilir. İkincisinde nefs de imana geldiği için iman yok olmaktan korunmuştur. (Ya Rabbi, senden sonu küfür olmayan iman istiyorum) hadis-i şerifi ve Nisa suresinin (Ey iman sahipleri, iman edin) mealindeki 136. âyet-i kerimesi de hakiki imanı bildirmektedir. Bu âyet, (Hakiki imana kavuşun) manasındadır. İmam-ı Ahmed hazretleri ilim ve ictihadda çok yüksek dereceye sahip olduğu halde, hakiki imana kavuşmak için Bişr-i Hafi [ve Zünnun-i Mısri] hazretleri gibi evliyanın sohbetinde bulundu. İmam-ı a'zam hazretleri de, ömrünün son yıllarında Cafer-i Sadık hazretlerinin sohbetinde bulunduktan sonra, (Bu iki sene olmasaydı, Numan helak olurdu), yani (Hakiki imana kavuşamazdım) buyurmuştur. Her iki imam da ilimde ve ibadette son derece ileri oldukları halde, tasavvuf büyüklerinin sohbetinde bulunarak marifeti ve bunun meyvesi olan hakiki imanı elde ettiler.) [C.2, m.106] |
|||
|
04-03-2008, 10:22 AM
Mesaj: #5
|
|||
|
|||
|
RE: İMAM EBU HANİFE, ŞAFİİ VE TASAVVUF
Allah razı olsun fatih ve abdal kardeşim. Ellerinize sağlık. Paylaşımlarınız ve farklı yaklaşımlarla açıklamanız güzel olmuş. Her dönemde tasavvufun olmadığını söylemek yada inançtaki faydasını kişiyi farklı kıldığını söylememek mümkün değildir tabiki. Kişi her ne kadar ilim sahibi olursa olsun muhakkakki öğreneceği yada kendisine bazı bilgileri öğretecek birileri olur.
![]()
|
|||
|
|





![[Resim: imza1mf9.gif]](http://img214.imageshack.us/img214/8812/imza1mf9.gif)